K Girişimcilik İletişimi
1. KİMLİK VE KURUCU ANLATISI

1. KİMLİK VE KURUCU ANLATISI

1.1 Kurucu Hikâyesi: Biyografi Değil, Problemin Kaynağı

Girişimcilik anlatısında “kurucu hikâyesi” denildiğinde çoğu kişinin aklına, şirketi kuran kişinin çocukluğundan başlayarak başarıya ulaşmasına kadar uzanan kişisel bir biyografi gelir. Bu yaklaşım özellikle medya içeriklerinde ve yatırımcı sunumlarında çekicidir; çünkü insan zihni karmaşık kurumları kişiler üzerinden anlamaya yatkındır. Bununla birlikte bir girişim açısından yararlı kurucu hikâyesi, kurucunun hayat öyküsünün tamamı değildir. İletişim bakımından değerli olan bölüm, kurucunun hangi problemle nasıl karşılaştığını, bu problemi neden başkalarından farklı gördüğünü ve çözüm arayışının hangi deneyimlerden geçtiğini açıklayan kısımdır. Başka bir ifadeyle kurucu hikâyesi bir kahramanlık biyografisi değil, şirketin problemiyle kurucu arasındaki ilişkinin tarihidir.

Bu ayrım önemlidir, çünkü girişimcilik dünyası geriye dönük olarak kusursuzlaştırılmış kuruluş hikâyeleri üretmeye son derece elverişlidir. Başarılı olmuş bir şirketin geçmişine bakıldığında, yıllar önce yaşanan sıradan bir olay sanki o gün gelecekteki milyar dolarlık şirketin bütün fikrini içinde taşıyormuş gibi anlatılabilir. Oysa şirketlerin çoğu başlangıçta bugünkü iş modeline, bugünkü hedef kitlesine veya bugünkü diline sahip değildir. Kurucular deneme yapar, yanlış varsayımlardan vazgeçer, ürünü değiştirir, kimi zaman ilk şirket fikrini tamamen terk eder. İyi bir kurucu anlatısı bu belirsizliği yok etmeye çalışmaz; tam tersine, şirketin hangi gözlem veya deneyim üzerinden şekillendiğini göstermek için kullanır. Anlatının güvenilirliği de tam burada başlar. Geçmişi bugünün başarısına göre yeniden düzenlemek kolaydır; fakat bir girişimin nasıl düşündüğünü anlamamızı sağlayan şey, başlangıçtaki kusurları ve yön değişikliklerini de görebilmektir.

Airbnb'nin kuruluş hikâyesi bu açıdan öğretici bir örnektir. Şirketin kendi tarihçesine göre Brian Chesky ve Joe Gebbia 2007'de San Francisco'daki evlerinde üç misafiri ağırlayarak daha sonra Airbnb'ye dönüşecek modeli ilk kez denediler. Chesky'nin yıllar sonra yazdığı kurucu mektubu, hikâyenin daha az cilalı başlangıcını da anlatır: Kendisi Los Angeles'taki işinden memnun değildi, Gebbia onu San Francisco'ya çağırdı ve iki arkadaş farklı fikirler üzerinde düşünmeye başladı. Gebbia'nın kendi anlatımında ise ikisinin iki aydır işsiz olduğu, tasarruflarının azaldığı ve kirayı karşılamakta zorlandığı dönemde evlerindeki boş alanı değerlendirme fikrine yöneldikleri görülür. Şirketin bugün anlattığı küresel “aidiyet” vizyonunun başlangıç noktasında büyük bir turizm teorisi değil, son derece somut bir ekonomik sorun ve tasarımcı iki kurucunun bu soruna verdiği deneysel bir cevap bulunuyordu.[1][2]

Bu hikâyenin iletişim açısından güçlü olmasının nedeni dramatik olması değildir. Asıl değer, kurucuların daha sonra satacakları hizmetin ilk kullanıcıları olmaları ve ürünün temel gerilimini kendi evlerinde deneyimlemeleridir. Airbnb'nin modelindeki en zor meselelerden biri, daha önce birbirini tanımayan insanların özel bir mekânı paylaşmasına yetecek kadar güven üretebilmekti. Y Combinator'ın kurucu ortaklarından Jessica Livingston, Airbnb ekibinin programa kabul sürecini anlatırken fikrin başlangıçta kendilerine tuhaf göründüğünü, ancak kurucuların bizzat ev sahipliği yaptıkları için problemin ayrıntıları üzerine çok düşünmüş olduklarını ve az sayıdaki ilk kullanıcının deneyiminden güçlü içgörüler taşıdıklarını aktarır. Aynı anlatıda, para bulmakta zorlanan ekibin 2008 ABD başkanlık seçimi sırasında Obama O's ve Cap'n McCain's adını verdikleri tahıl kutularını tasarlayıp satarak ayakta kalmaya çalışması da yer alır. Bu ayrıntı girişimcilik folklorunda eğlenceli bir anekdot gibi kullanılsa da, asıl anlattığı şey şirketin bugünkü büyüklüğü değil, ilk dönemindeki kaynak kıtlığı ve kurucuların çözüm üretme biçimidir.[3]

Airbnb örneği, kurucu hikâyesinin doğru kullanımına ilişkin iki önemli sonucu gösterir. Birincisi, iyi bir kuruluş hikâyesi ürünün ne yaptığını açıklamak için tek başına yeterli değildir, fakat ürünün hangi problemden doğduğunu görünür hale getirir. “İnsanların evlerini kısa süreli kiralayabildiği bir platform” tanımı iş modelini anlatır; kurucuların kendi kiralarını karşılamak için yabancıları evlerinde ağırlamaya başlaması ise bu modelin hangi gerçek ihtiyaçtan doğduğunu gösterir. İkincisi, kuruluş hikâyesi şirketin bugünkü misyonuyla bire bir aynı olmak zorunda değildir. Airbnb'nin başlangıçtaki meselesi “dünyada herkesin her yerde ait hissedebileceği” bir toplumsal vizyon kurmak değildi. Bu daha geniş anlatı, şirket büyüdükçe ve ürün yalnızca yatacak yer bulmaktan daha geniş bir seyahat deneyimine dönüştükçe geliştirildi. Kurucu hikâyesini güçlü yapan da başlangıç ile bugünkü misyonu yapay biçimde aynılaştırmak değil, aradaki dönüşümü anlaşılır kılmaktır.

Slack'in kuruluş öyküsü ise kurucu anlatısının başka bir biçimini gösterir. Slack'in 2019'da ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu'na sunduğu halka arz belgesinde şirket, ürünün başlangıçta kendi ekibinin iletişim ihtiyacını çözmek için geliştirilmiş bir iç araç olduğunu açıkça anlatır. Ekip e-postanın bilgiyi kişisel gelen kutularına hapsetmesinden, yeni çalışanların eski konuşmalara erişememesinden ve farklı yazılım araçlarının ürettiği bilgilerin dağılmasından rahatsızdı. Slack'in ortaya çıkış anlatısında önemli olan nokta, kurucuların ilk günden itibaren “iş iletişimini değiştirecek küresel bir platform” kurmak üzere yola çıkmamış olmalarıdır. Kendi çalışma biçimlerindeki sürtünmeyi azaltmak için geliştirdikleri araç, daha sonra başkalarının da aynı problemi yaşadığının fark edilmesiyle bağımsız bir ürüne dönüştü.[4]

Bu örnek özellikle değerlidir, çünkü girişimcilik iletişiminde sık rastlanan “kurucu daha en başından geleceği gördü” mitini zayıflatır. Girişimciyi güvenilir ve ilginç kılan şey her zaman geleceği herkesten önce kusursuz biçimde öngörmesi değildir. Bazen daha anlamlı olan, karşılaştığı sorunu yeterince ciddiye alması, mevcut çözümlerin neden yetersiz olduğunu gözlemlemesi ve kendi kullanımından öğrendiklerini başkalarının problemleriyle ilişkilendirebilmesidir. Slack'in halka arz belgesinde kullandığı “Slack is where work happens” ifadesi, yıllar süren ürün gelişiminin sonunda ortaya çıkan son derece sıkıştırılmış bir konumlandırmadır; ürünün gerçek kuruluş süreci ise çok daha dağınık, deneysel ve ihtiyaç odaklıdır. İletişim açısından iki anlatı da gereklidir. Biri şirketin bugün ne olmak istediğini söyler, diğeri o iddianın hangi deneyimden çıktığını gösterir.

Kurucu hikâyesinin en sık yapılan hatalarından biri, bu tür örneklerden hareketle her şirket için dramatik bir “garaj hikâyesi” üretmeye çalışmaktır. Oysa bazı girişimlerin kuruluşunda dramatik hiçbir olay yoktur. Kurucu yıllarca aynı sektörde çalışmış, tekrarlanan bir verimsizliği fark etmiş ve bunun için daha iyi bir araç geliştirmiş olabilir. Bir akademisyen laboratuvardaki araştırmasının ticarileştirilebileceğini görmüş olabilir. Bir işletme mevcut hizmeti belirli bir müşteri grubuna daha ucuz veya daha hızlı sunabileceğini fark etmiş olabilir. Bunların hiçbiri Airbnb'nin ilk hava yatakları kadar renkli görünmeyebilir, fakat iletişim açısından daha az değerli değildir. Çünkü kurucu hikâyesinin amacı eğlendirici bir menşe efsanesi yaratmak değil, şirketin problemi neden anladığına ilişkin kanıt sunmaktır.

Bu nedenle kurucu anlatısı hazırlanırken “Benim hayatımda anlatılacak ilginç ne var?” sorusuyla başlamak çoğu zaman yanlış sonuç verir. Daha doğru sorular şunlardır: Bu problemle ilk ne zaman karşılaştım; o sırada mevcut çözümler neden yeterli değildi; problemin büyüklüğünü hangi olay veya veri fark ettirdi; ilk çözüm denemem neydi; neyi yanlış varsaydım; ürünün bugünkü haline gelmesine yol açan hangi geri bildirim veya başarısızlık oldu? Bu sorulara verilen cevaplar, hem yatırımcıya hem gazeteciye hem çalışana kurucunun problemle ilişkisini gösterir. Üstelik bu yapı, şirketin hikâyesini yalnızca kurucunun kişiliğine bağımlı olmaktan da kurtarır. Çünkü odak kişinin “olağanüstülüğü” değil, problemin nasıl keşfedildiği ve çözümün nasıl geliştiğidir.

Gazetecilik açısından da bu fark önemlidir. Bir kurucunun “çocukluğumdan beri girişimciydim” demesi genellikle haber değeri taşımaz; okulda limonata sattığı, bilgisayar söktüğü veya küçük yaşta ticarete merak sardığı yönündeki anlatılar, binlerce başka girişimcinin biyografisinde de bulunabilir. Buna karşılık kurucunun sektörün içinden gördüğü fakat kamuoyunun bilmediği bir sorun, çözümün ortaya çıkışındaki beklenmedik kırılma veya ürünün ilk kullanıcılarından gelen şaşırtıcı bir veri gazetecinin çalışabileceği malzemedir. İyi kurucu hikâyesi bu nedenle basın için hazır bir kahramanlık metni değil, doğrulanabilir ayrıntılar, çatışmalar ve dönüşümler içeren bir kaynak dosyası gibi düşünülmelidir.

Burada bir sınır daha vardır. Kurucunun kişisel deneyimi şirketin varlık nedenini açıklayabilir, fakat tek başına pazarın varlığını kanıtlamaz. Kurucunun yaşadığı problem başkaları için önemsiz olabilir veya çok küçük bir grubu ilgilendiriyor olabilir. “Ben bu sorunu yaşadım” cümlesi başlangıç için değerlidir; iş modelinin doğrulanması için yeterli değildir. Kurucu hikâyesi ile pazar kanıtı birbirinin yerine kullanıldığında, güçlü bir kişisel anlatı zayıf ticari varsayımları gizleyebilir. Dolayısıyla iyi iletişim, hikâyeyi verinin rakibi haline getirmez. Hikâye problemin neden görülmeye değer olduğunu, veri ise problemin kurucunun kişisel deneyiminin ötesinde ne kadar gerçek ve yaygın olduğunu gösterir.

1.2 “Neden” Meselesi: Amaç, Gerekçe ve Pazarlama Sözü

Girişimcilik literatüründe şirketlerin “neden”ini bulması gerektiği uzun süredir tekrarlanan bir öneridir. Bu yaklaşımın yararlı tarafı, şirketi ürün özelliklerinin ötesinde düşünmeye zorlamasıdır; ancak “neden” kavramı kolayca soyut, büyük ve denetlenemez cümlelere dönüşebilir. Dünyayı değiştirmek, insanları güçlendirmek, sınırları kaldırmak, geleceği demokratikleştirmek veya hayatı daha iyi hale getirmek gibi ifadeler yeterince genel olduklarında hemen her şirkete uyarlanabilir. Bu nedenle bir şirketin amacı ile pazarlama sloganını birbirinden ayırmak gerekir. Gerçek bir kurumsal amaç, yalnızca dışarıya söylenen etkileyici bir cümle değil, şirketin neyi yapıp neyi yapmayacağı üzerinde sonuç doğuran bir tercih olmalıdır.

Bir önceki bölümde kuruluş sürecini gördüğümüz Airbnb, amaç ile kurucu hikâyesi arasındaki mesafeyi anlamak için de kullanışlıdır. Şirketin başlangıçtaki ekonomik ve pratik problemi, zaman içinde ev sahibi ile konuğun birbirine güvenmesi, yabancı bir yerde geçici de olsa aidiyet hissi ve seyahatin yalnızca otel odası satın almaktan daha geniş bir deneyime dönüşmesi üzerinden daha büyük bir anlam çerçevesine bağlandı. Airbnb'nin resmî iletişiminde bu misyon yıllar boyunca “belong anywhere” fikri etrafında tekrarlandı; şirket ayrıca doğal afetler, tahliyeler ve mülteciler için geçici konaklama sağlama çalışmalarını daha sonra Airbnb.org çatısı altında kurumsallaştırdı.[5][6] Buradaki önemli nokta, misyon cümlesinin şirketin ilk gününde hazır bulunması değil, ürünün gerçek deneyiminden türeyerek zaman içinde kurumsal bir iddiaya dönüşmesidir.

Bu durum “neden”in değişmez bir kurucu vahiy olması gerektiği fikrini de sorgular. Şirketler öğrenir, pazarları değişir ve ürünün toplumdaki anlamı başlangıçta öngörülmeyen yönlere gidebilir. Dolayısıyla amaç zaman içinde daha açık hale gelebilir, genişleyebilir veya yeniden tanımlanabilir. Burada korunması gereken şey kelimelerin değişmezliği değil, yeni tanımın şirketin gerçek faaliyetleriyle ilişkili olmasıdır. Bir konaklama platformunun “aidiyet” kavramına yönelmesi ürün deneyimiyle bağlantılıdır; aynı şirketin kendisini örneğin “dünyadaki eğitimi demokratikleştiren” bir kuruluş olarak tanımlaması ise yaptığı işten kopuk bir marka iddiası olurdu. Kurumsal amaç ne kadar büyük olursa olsun, şirketin ürününe ve kararlarına geri bağlanabilmelidir.

Amaç ile iddia arasındaki fark özellikle kriz dönemlerinde görünür hale gelir. Şirketler iyi zamanlarda değerlerinden söz etmeyi severler; ancak değerlerin gerçek işlevi, maliyet doğurdukları anda ortaya çıkar. “Müşteri önce gelir” diyen bir şirket, kısa vadeli gelirle müşteri güvenliği arasında seçim yapmak zorunda kaldığında hangi yolu seçiyor? “Şeffaflık” temel değeriyse, kötü sonuçları açıklarken aynı açıklığı gösteriyor mu? “Çalışanlarımız en büyük varlığımızdır” diyen yönetim, işten çıkarma gerektiğinde çalışanlara yalnızca birkaç dakikalık otomatik bir bildirim mi gönderiyor, yoksa kararın gerekçesini ve sonuçlarını taşıyabilecek bir iletişim süreci mi kuruyor? Amaç, bu tür kararları hiç zorlaştırmıyorsa büyük olasılıkla şirketi yöneten bir ilke değil, dışarıya dönük bir metindir.

Bu nedenle girişimcinin “neden”ini yazarken ilk iş etkileyici cümle bulmak olmamalıdır. Önce şirketin gerçekten hangi değişikliği yaratmaya çalıştığı, bunun müşterinin hayatında nasıl gözlenebileceği ve bu iddianın şirket için hangi sorumlulukları doğurduğu belirlenmelidir. Örneğin “küçük işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştırmak” bir finansal teknoloji girişimi için anlamlı bir amaç olabilir; ancak şirketin kredi modeli tam tersine yalnızca güçlü teminatı olan işletmelere erişim sağlıyorsa iletişim ile gerçek arasında sorun vardır. “Bilgiyi demokratikleştirmek” iddiasındaki bir platformun temel özelliklerini yalnızca yüksek ücret ödeyen dar bir gruba açması da benzer bir çelişki yaratabilir. Buradaki mesele şirketin mutlaka ücretsiz veya hayır amaçlı çalışması değildir; söylediği amaç ile gelir modelinin birbirini bütünüyle geçersiz kılmamasıdır.

Kurumsal “neden”in ikinci sınırı, tek başına farklılaştırıcı olmamasıdır. Aynı sektörde çalışan onlarca şirket müşterilerin hayatını kolaylaştırmak, zamandan tasarruf ettirmek veya daha adil bir dünya kurmak istediğini söyleyebilir. Bunlar değerli niyetler olsa bile stratejik konumlandırma sağlamaz. İletişim açısından güçlü bir amaç, şirketin belirli problemiyle birleştiğinde anlam kazanır. “İnsanların daha iyi çalışmasını sağlamak” son derece geniş bir iddiadır; Slack'in kendi geçmişinde e-posta içinde kaybolan kurumsal bilgiye, ekip içi görünürlük sorununa ve farklı iş araçlarının parçalı yapısına ilişkin somut deneyim bulunması bu iddiayı daha anlaşılır hale getirir. Amaç, problem tanımıyla desteklenmediğinde soyutlaşır; problem tanımı amaç olmadan bırakıldığında ise şirket yalnızca fonksiyonlar toplamı gibi görünür.

Bu noktada Simon Sinek'in popülerleştirdiği “Start With Why” yaklaşımının yararlı fakat sınırlı tarafını da ayırmak gerekir. Şirketlerin kendilerini yalnızca ne sattıkları üzerinden değil, hangi gerekçeyle var oldukları üzerinden düşünmesi önemli bir disiplindir. Ancak bu yaklaşımı insan davranışını açıklayan değişmez bir bilimsel yasa gibi kullanmak veya her satın alma kararını şirketin “neden”ine bağlamak doğru değildir. İnsanlar kimi zaman fiyat, erişilebilirlik, alışkanlık, dağıtım, teknik üstünlük veya basitçe daha iyi kullanıcı deneyimi nedeniyle ürün seçer. Güçlü bir amaç, kötü dağıtımı veya pahalı ürünü sihirli biçimde telafi etmez. Bu nedenle “neden” iletişim stratejisinin merkezi unsurlarından biri olabilir, fakat iş modelinin ve ürün değerinin yerine geçmez.

Girişimci açısından daha kullanışlı yöntem, üç ayrı soruyu birbirine karıştırmadan cevaplamaktır. Birincisi, şirket hangi somut problemi çözüyor? İkincisi, bu problemi çözme biçiminde onu diğer seçeneklerden ayıran şey nedir? Üçüncüsü, bu işi yapmanın şirket açısından daha geniş gerekçesi nedir? İlk soru ürünün gerçekliğine, ikinci soru konumlandırmaya, üçüncü soru ise amaca ilişkindir. Sağlam bir iletişim mimarisinde bu üç cevap birbirini destekler; ancak aynı cümle olmak zorunda değildir. Zaten şirketlerin çoğunda sorun, yeterince büyük bir “neden” bulamamaları değil, bu üç düzeyi birbirine karıştırmalarıdır.

Kurucu anlatısının ve kurumsal amacın birlikte çalıştığı yer tam burasıdır. Kurucu hikâyesi problemin nereden görüldüğünü, amaç ise şirketin bu problemi çözerek nereye varmak istediğini anlatır. Bunların arasındaki alanı ürün, iş modeli ve günlük kararlar doldurur. Eğer başlangıç hikâyesi ile bugünkü amaç arasında hiçbir bağlantı kurulamıyorsa şirket kendisine sonradan bir kimlik giydirmiş olabilir. Eğer bağlantı kurulabiliyor fakat şirketin davranışları amacı sürekli ihlal ediyorsa sorun iletişimde değil, yönetimdedir. İletişim stratejisinin yapabileceği en değerli şeylerden biri de tam olarak bunu erken fark ettirmektir: Bazen daha iyi bir slogan değil, daha tutarlı bir şirket gerekir.

1.3 Şirket Kendini Nasıl Tanımlar? Ürün Tanımından Kurumsal Tanıma

Bir girişimin kendisini tanımlaması, çoğu zaman sanıldığından daha zor bir iştir. Şirketler ürünlerini anlatmakta genellikle rahattır; ne geliştirdiklerini, hangi özellikleri sunduklarını ve kullanıcıların hangi işlemleri yapabildiğini ayrıntılı biçimde açıklayabilirler. Buna karşılık “Biz neyiz?” sorusu yalnızca ürün listesinden cevaplanamaz. Çünkü şirket büyüdükçe ürünün sınırları değişir, yeni hizmetler eklenir, ilk hedef kitle genişler ve başlangıçta yeterli görünen tanım birkaç yıl sonra şirketin gerçek kapsamını anlatmamaya başlayabilir. Bu nedenle iyi bir kurumsal tanım, bugünkü ürünü doğru tarif ederken şirketin yarın büyüyebileceği alanı da bütünüyle kapatmamalıdır.

Burada üç ayrı düzeyi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi ürün tanımıdır: Kullanıcı tam olarak ne satın alıyor veya ne kullanıyor? İkincisi problem tanımıdır: Şirket hangi sürtünmeyi, maliyeti, gecikmeyi veya belirsizliği azaltıyor? Üçüncüsü kurumsal tanımdır: Şirket kendisini hangi daha geniş faaliyet alanının parçası olarak görüyor? Bu üç sorunun cevabı birbirine bağlıdır, fakat aynı değildir. Ürünü “video konferans yazılımı” olarak tarif etmek, kullanıcının ne kullandığını söyler; “uzaktan iletişimde sürtünmeyi azaltıyoruz” demek problemin boyutunu açar; “iletişim ve işbirliği platformuyuz” demek ise şirketin ileride telefon, sohbet, etkinlik veya başka iletişim araçlarına genişlemesine imkân tanır.

Zoom’un halka arz dönemindeki resmî tanımları bu dönüşümü açık biçimde gösterir. Şirket 2019’da SEC’e sunduğu S-1 belgesinde misyonunu video iletişimini sürtünmesiz hale getirmek olarak tanımlıyor ve kendisini video merkezli bir iletişim platformu olarak açıklıyordu. Daha sonraki raporlarda ise şirketin ürün alanı telefon, sohbet, beyaz tahta, web semineri ve başka iletişim katmanlarına genişledikçe tanım da “video-first” çerçevesinden daha geniş bir iletişim ve işbirliği platformuna doğru evrildi.[7] Bu değişim yalnızca yeni kelimeler bulmak değildir. Şirketin ne sattığı genişledikçe eski tanım şirketi gereğinden fazla daraltmaya başlamıştır.

Bununla birlikte kurumsal tanımı büyütmek, her girişimin kendisini olabildiğince geniş bir kategoriye yerleştirmesi gerektiği anlamına gelmez. Erken aşamada “geleceğin insan etkileşim platformu” gibi geniş ifadeler, şirketin ne yaptığını anlamayı güçleştirebilir. Girişimci çoğu zaman gelecekte olmak istediği şirketi bugünkü şirketmiş gibi anlatma eğilimindedir. Bu ise yatırımcı, müşteri ve gazeteci açısından belirsizlik üretir. İyi tanımın ilk görevi vizyonu büyütmek değil, bugünkü gerçekliği anlaşılır hale getirmektir. Şirket birkaç yıl sonra bambaşka bir kategoriye dönüşebilir; iletişim bunun önünü kapatmamalıdır. Fakat bugünkü kullanıcı şirketin ne işe yaradığını anlayamıyorsa gelecekteki kategori vizyonunun pek değeri yoktur.

Bu nedenle şirket tanımının zaman içinde değişmesi zayıflık değildir. Tam tersine, ürün ve pazar geliştikçe tanımın da öğrenmeye cevap vermesi beklenir. Sorun, tanım değişirken şirketin geçmişte söylediği her şeyi silip yeni bir kuruluş efsanesi yazmasıdır. İletişimde süreklilik, aynı cümleyi sonsuza kadar tekrar etmek anlamına gelmez; yeni tanımın eski problemle ve şirketin gerçekten yaptığı işle ilişkisinin kurulabilmesi anlamına gelir. Kurumsal kimlik taş değildir. Fakat her yeniden tanımlama, şirketin neyi öğrendiğine dair bir gerekçe taşımalıdır.

1.4 Konumlandırma: Şirket Kendini Neye Karşı Tanımlar?

Bir şirketin ne yaptığını söylemesi ile piyasadaki yerini tarif etmesi farklı şeylerdir. Konumlandırma, ürünün özelliklerinin sıralanması değil, müşterinin zihninde hangi alternatiflerle karşılaştırılmak istediğinin belirlenmesidir. Çünkü müşteri yeni bir ürünü boşlukta değerlendirmez. Onu mevcut alışkanlığıyla, kullandığı başka bir ürünle, daha pahalı veya daha ucuz bir seçenekle, hatta hiçbir şey yapmamakla karşılaştırır. Girişimcinin konumlandırma problemi bu nedenle “Bizi nasıl daha etkileyici anlatırız?” sorusundan önce “Müşteri bizi hangi kararın içinde değerlendirecek?” sorusudur.

Konumlandırmanın önemi özellikle teknik olarak kolay tarif edilen fakat kategoride benzerleri bulunan ürünlerde ortaya çıkar. Şirket kendisini yalnızca “daha hızlı”, “daha akıllı”, “daha yenilikçi” veya “yapay zekâ destekli” gibi sıfatlarla ayırmaya çalıştığında rakiplerin de aynı kelimeleri kullanması kaçınılmazdır. Gerçek farklılık çoğu zaman ürünün hangi özelliklere sahip olduğundan çok hangi problemi hangi bakışla çözdüğünde yatar. Bu nedenle güçlü konumlandırma, şirketin kendisine övgü eklemekten çok karşılaştırma çerçevesini değiştirebilir.

Liquid Death bunun sıra dışı ama açıklayıcı örneklerinden biridir. Ürünün kendisi temel olarak kutulanmış sudur; kategori teknik açıdan yeni değildir. Şirketin resmî marka anlatısı ise suyu klasik sağlık ve saflık dilinin dışına çıkarır. Liquid Death, eğlenceli ve sert marka iletişiminin tarihsel olarak bira, fast food, şekerleme ve benzeri sağlıksız ürünlere bırakıldığı fikrinden hareket ettiğini açıkça söylüyor; suyu ve diğer düşük kalorili içecekleri aynı kültürel enerjiyle pazarlamaya çalışıyor.[8] Böylece farklılık suyun kimyasında değil, kategorinin nasıl kodlandığında ortaya çıkıyor.

Bu örnek, konumlandırmanın yalnızca reklam dili olmadığını da gösterir. Ambalaj, ürün adı, dağıtım ortamı, görsel kimlik ve mizah aynı çerçeveyi desteklediğinde tüketici ürünü yalnızca “başka bir su markası” olarak değerlendirmez. Ancak burada önemli bir sınır vardır. Farklı görünmek uğruna kategorinin temel güven beklentisini bozmak her sektörde mümkün değildir. Finans, sağlık, çocuk güvenliği veya siber güvenlik gibi yüksek riskli alanlarda kategori kodlarını bütünüyle tersine çevirmek dikkat çekebilir, fakat güveni azaltabilir. Konumlandırma, hedef kitlenin zihnindeki mevcut kategoriyi anlamadan yapılan yaratıcılık egzersizi değildir.

Girişimci açısından yararlı yaklaşım, rakip listesini yalnızca benzer ürün satan şirketlerle sınırlamamaktır. Bir proje yönetimi yazılımının rakibi başka bir yazılım olabileceği gibi e-posta, elektronik tablo, WhatsApp grubu veya şirketin yıllardır değiştirmediği manuel süreç de olabilir. Bir finans uygulamasının gerçek rakibi başka fintech girişimi değil, müşterinin parasını yönetmemeyi tercih etmesi olabilir. Bu bakış açısı iletişim dilini doğrudan değiştirir. Çünkü şirket hangi alternatifi yenmeye çalıştığını bildiğinde, müşteriye sunduğu farkı da daha somut tarif edebilir.

Konumlandırma aynı zamanda kimleri hedeflemediğini söyleme cesareti gerektirir. Herkes için tasarlanmış ürün iddiası çoğu zaman hiçbir kullanıcı grubunun kendisini doğrudan muhatap hissetmediği bir anlatı yaratır. Şirket büyüdükçe hedef kitlenin genişlemesi mümkündür; ancak erken aşamada dar bir kullanım senaryosu, geniş ve belirsiz bir kategori iddiasından daha güçlü olabilir. İletişim açısından netlik çoğu zaman kapsam kaybı gibi görünür. Oysa doğru müşterinin “bu tam benim problemim” diyebilmesi, yüzeysel biçimde herkese hitap etmekten daha değerlidir.

1.5 Ana Mesajlar: Aynı Şirketi Farklı Derinliklerde Anlatmak

Kurumsal iletişimde sık yapılan hatalardan biri, tek bir sloganın şirketin bütün anlatı ihtiyacını karşılayacağını düşünmektir. Oysa insanlar şirketle farklı sürelerde ve farklı bağlamlarda karşılaşır. Bir kişi web sitesinin ana sayfasında birkaç saniye geçirirken, gazeteci yarım saatlik röportaj yapabilir; yatırımcı saatler süren toplantıda iş modelinin ayrıntılarına girebilir; çalışan ise şirketin ne yaptığını her gün başka bir bağlamda anlatmak zorunda kalabilir. Bu nedenle iyi mesaj mimarisi tek bir cümle üretmez; aynı gerçeği farklı derinliklerde açıklayan bir yapı kurar.

Slack’in 2019’daki halka arz belgesi bu açıdan özellikle öğreticidir. Belge şirketi ilk anda son derece kısa bir ifadeyle “işin gerçekleştiği yer” olarak tanımladı. Ancak bunun tek başına yeterli olmadığını şirketin kendisi de kabul ediyordu. Aynı metin, Slack’i açıklamanın çoğu zaman zor olduğunu, farklı insanların onu takım işletim sistemi, işbirliği merkezi veya organizasyonun bağ dokusu gibi farklı ifadelerle tanımladığını söylüyordu. Ardından daha somut bir köprü kuruyor ve birçok kullanıcı için en anlaşılır açıklamanın şirket içi e-postanın yerini alan bir çalışma ortamı olduğunu belirtiyordu. Sonraki katmanda ise Slack’in yalnızca e-posta alternatifi değil, insanları, uygulamaları ve veriyi bir araya getiren yeni bir iş teknolojisi katmanı olmayı hedeflediği anlatılıyordu.[4]

Burada tek bir ürün için üç ayrı mesaj düzeyi vardır. İlk düzey hatırlanabilir iddiadır. İkinci düzey, kullanıcının mevcut davranışıyla bağlantı kuran pratik açıklamadır. Üçüncü düzey ise şirketin stratejik olarak hangi kategoriye ilerlediğini anlatır. Bu yapı girişimci açısından önemlidir, çünkü çoğu iletişim sorunu aslında yanlış derinlikte mesaj kullanmaktan çıkar. Bir gazeteciye yalnızca slogan vermek yetersizdir; ana sayfada ise yatırımcı sunumundaki bütün kategori teorisini anlatmak kullanıcıyı boğabilir.

Ana mesajların birbirini desteklemesi gerekir. Şirket müşteri sayfasında “kolaylık”, yatırımcı sunumunda “veri tekeli”, çalışan iletişiminde “toplumsal amaç”, medyada ise “en düşük fiyat” üzerinden kendisini anlatıyorsa bu ifadeler tek tek doğru olsa bile zamanla kurumsal kimlik parçalanabilir. Farklı hedef kitleler farklı şeylere önem verir, ancak şirket her gruba başka bir gerçeklik sunmamalıdır. Sağlam mesaj mimarisi aynı işin farklı sonuçlarını anlatır; birbirini geçersiz kılan kimlikler üretmez.

Bu nedenle girişimcinin elinde en azından zihinsel olarak birkaç mesaj katmanı bulunmalıdır. Şirketin ne yaptığını bir cümlede açıklayan tanım; müşterinin hangi problemini çözdüğünü belirten değer önerisi; bunun neden alternatiflerden farklı olduğunu gösteren konumlandırma; şirketin gelecekte yaratmak istediği daha geniş değişimi açıklayan amaç; ayrıca bu iddiaları destekleyen kanıtlar. Bunların ayrı belgeler halinde bulunması şart değildir, fakat ekip aynı soruya beş farklı ve birbiriyle çelişen cevap veriyorsa iletişim sistemi henüz kurulmamış demektir.

Ana mesajların düzenli olarak sınanması da gerekir. Kurucunun sevdiği bir cümle müşteride hiçbir şey çağrıştırmayabilir; medya için çok etkileyici görünen bir iddia satış görüşmesinde gereksiz kalabilir. Bu nedenle mesajlar yalnızca yönetim toplantısında seçilmez, gerçek kullanımda gözlemlenir. Müşteri aynı yanlış soruyu tekrar tekrar soruyorsa tanım yetersiz olabilir. Gazeteci sürekli aynı açıklamayı talep ediyorsa bültendeki bağlam eksik olabilir. Satış ekibi resmî mesajı kullanmayıp kendi cümlesini geliştirmişse bunun neden işe yaradığını incelemek gerekir. İletişim dili yaşayan bir sistemdir; standartlaşma ile öğrenme arasında denge kurmalıdır.

1.6 Marka Sesi: Kişilik ile Durum Arasındaki Fark

Marka sesi çoğu girişimde logo ve görsel kimlik kadar erken düşünülmez. Oysa kullanıcı şirketle çoğu zaman bir tasarım öğesinden önce kelimeler üzerinden ilişki kurar: kayıt ekranındaki açıklama, hata mesajı, destek e-postası, ödeme bildirimi, sosyal medya paylaşımı, sözleşme özeti veya kriz açıklaması aynı kurumun dilsel davranışını oluşturur. Bu nedenle marka sesi yalnızca reklam metinlerinde kullanılan yaratıcı üslup değildir; şirketin farklı durumlarda insanlarla nasıl konuşacağına ilişkin tutarlılık sistemidir.

Mailchimp’in kamuya açık içerik stil rehberi bu konuda en iyi belgelenmiş örneklerden biridir. Şirket ses ile tonu özellikle birbirinden ayırır: Ses kurumun genel kişiliğini temsil ederken ton, kullanıcının içinde bulunduğu duruma göre değişir. Mailchimp kendisini açık, insani, tanıdık ve doğrudan bir dille ifade etmeyi hedefler; mizah kullanır, ancak açıklığın eğlenceden daha önemli olduğunu açıkça belirtir. Şirket ayrıca kullanıcı korkmuş, kızgın veya kafası karışmışken aynı mizah tonunun kullanılmaması gerektiğini söyler.[9] Bu ayrım, marka sesinin “her yerde aynı biçimde konuşmak” olmadığını gösterir.

Girişimler açısından bu nokta özellikle önemlidir, çünkü güçlü bir marka kişiliği geliştiren şirketler zamanla kendi üsluplarının esiri haline gelebilir. Sosyal medyada işe yarayan alaycı veya eğlenceli ton, ödeme hatasında, veri sızıntısında veya müşterinin ciddi kayıp yaşadığı destek görüşmesinde uygunsuz hale gelebilir. Kurumun kişiliği korunabilir; ancak kullanıcının duygusal durumu değiştiğinde tonun da değişmesi gerekir. Marka tutarlılığı, aynı şakayı her yere taşımak değil, aynı değerleri farklı koşullarda doğru biçimde ifade etmektir.

Mailchimp rehberinin bir başka önemli tarafı, şirket sesini yalnızca birkaç sıfatla bırakmamasıdır. Açık konuşmak, jargon kullanmamak, kullanıcıyı küçümsememek, eğitici olmak ve büyük iddialardan kaçınmak gibi davranışsal ilkeler tanımlar.[9] Bu yaklaşım girişimci için daha kullanışlıdır. “Samimi, cesur ve yenilikçi” gibi üç sıfat yazmak kolaydır; fakat iki farklı metin yazarının bu sıfatlardan aynı sonucu çıkarması zordur. Buna karşılık “teknik terimi açıklamadan kullanmayız”, “müşteri öfkeliyken mizah yapmayız”, “emin olmadığımız konuda kesinlik dili kullanmayız” veya “hukuki metni gereksiz kurumsal jargonla ağırlaştırmayız” gibi kurallar ekip büyüdükçe uygulanabilir hale gelir.

Marka sesi aynı zamanda kurumun gerçekte olmadığı bir kişiliği taklit etmemelidir. Genç görünmek için zorlama internet dili kullanan ciddi işletmeden işletmeye çalışan (B2B) şirketler, samimiyet yaratmak için kullanıcıyla gereksiz yakınlık kuran finansal hizmetler veya her sosyal medya akımına katılan kurumsal markalar kısa sürede yapay bir izlenim yaratabilir. Dil, markanın hedef kitlesi ve ürün ilişkisiyle uyumlu olmalıdır. Kullanıcının şirketten beklediği şey mizah değil güvenlikse, güvenlik iletişimin merkezine yerleşmelidir. Bunun tersi de mümkündür: Fazlasıyla resmî dil, basit ve günlük bir tüketici ürününü gereksiz yere uzaklaştırabilir.

Bu bölümün başındaki kurucu hikâyesi, kurumsal amaç, şirket tanımı, konumlandırma, ana mesajlar ve marka sesi birlikte düşünüldüğünde girişimin iletişim kimliği ortaya çıkar. Bunlar birbirinden bağımsız metin çalışmaları değildir. Kurucu hikâyesi problemin kökenini; amaç şirketin nereye gitmek istediğini; tanım bugün ne yaptığını; konumlandırma hangi alternatiflere karşı değerlendirildiğini; ana mesajlar bu gerçeğin farklı derinliklerde nasıl anlatılacağını; marka sesi ise bütün bunların insanlara hangi dilsel karakterle aktarılacağını belirler. Sağlam iletişim kimliği tek bir etkileyici slogan bulmakla kurulmaz. Şirketin kendisi hakkında söylediği farklı cümlelerin aynı gerçeğe bağlanabilmesiyle kurulur.

KAYNAK NOTLARI — BÖLÜM 1

[1] Airbnb Newsroom, “About Us”, şirket tarihçesi ve 2007 kuruluş kaydı:

https://news.airbnb.com/about-us

[2] Brian Chesky, “A letter from co-founder Brian Chesky”, Airbnb Newsroom:

https://news.airbnb.com/a-letter-from-co-founder-brian-chesky

[3] Y Combinator, Jessica Livingston söyleşisi, Airbnb'nin ilk dönemine ve Y Combinator kabul sürecine ilişkin anlatı:

https://www.ycombinator.com/blog/jessica-livingston-on-htfbt/

[4] Slack Technologies, Inc., Form S-1, U.S. Securities and Exchange Commission, 26 Nisan 2019. Şirketin ürün tarihçesi ve Slack'in başlangıçta kurum içi bir araç olarak geliştirilmesine ilişkin açıklama:

https://www.sec.gov/Archives/edgar/data/1764925/000162828019004786/slacks-1.htm

[5] Airbnb Newsroom, “Open Letter to the Airbnb Community About Building a 21st Century Company”, şirketin “belong anywhere” misyonunun açıklaması:

https://news.airbnb.com/brian-cheskys-open-letter-to-the-airbnb-community-about-building-a-21st-century-company

[6] Airbnb Newsroom, “Introducing Airbnb.org”, afetler ve zorunlu yer değiştirme durumlarında konaklama desteğinin bağımsız yapıya dönüştürülmesine ilişkin açıklama:

https://news.airbnb.com/airbnborg

[7] Zoom Video Communications, Inc., Form S-1, U.S. Securities and Exchange Commission, 22 Mart 2019; şirketin misyonu, video-first tanımı ve iletişim platformu konumlandırması:

https://www.sec.gov/Archives/edgar/data/1585521/000119312519083351/d642624ds1.htm

[8] Liquid Death, “About Us / Manifesto”, markanın sağlıklı içecekleri geleneksel su kategorisinden farklı bir kültürel dil ve mizahla konumlandırmasına ilişkin resmî anlatı:

https://liquiddeath.com/pages/manifesto

[9] Mailchimp Content Style Guide, “Voice and Tone” ile “Writing Goals and Principles”, marka sesi ile bağlama göre değişen tonun ayrımına ilişkin kurumsal rehber:

https://styleguide.mailchimp.com/voice-and-tone/

https://styleguide.mailchimp.com/writing-principles/

Bu sahne sende ne bıraktı?

Metne not bırak

Alıntı kartı